Ruth Bader Ginsburg, ABD AYM, bizim AYM...

Bizim Anayasa Mahkemesi dediğimiz kuruma, ortaya çıkış nedenleri ve zamanlaması farklı, ABD’de Yüksek Mahkeme (Supreme Court) deniyor ama herkes ABD Yüksek Mahkemesi için Anayasa Mahkemesi ifadesini kullanıyor, çok da yanlış değil, ben de bu galat-ı meşhuru sürdüreceğim.

Geride bıraktığımız hafta sonu (18 Eylül) ABD Anayasa Mahkemesi üyesi yüksek yargıç Ruth Bader Ginsburg uzun süredir mücadele ettiği hastalıktan 87 yaşında yaşamını yitirdi; ABD’de, üzerinde bizim de etraflıca düşünmemiz gereken bir konu bu, Anayasa Mahkemesi yargıçları kayd-ı hayat tarzıyla Başkanlar tarafından Senato onayıyla atanıyorlar.

Malum, bizde de Anayasa Mahkemesi (AYM) yargıçları cumhurbaşkanları tarafından atanıyorlar ama ABD’de bu atama ABD Senatosunun onayına tabi, nedense otokrasi meraklısı bizim Cumhurbaşkanımız ve anayasa değişikliğinin arka planında duran, uyuşturucu taciri Zindaşti’nin sofra arkadaşı Prof. Burhan Kuzu (hala Saray’da danışmanlık görevini sürdürebiliyor maalesef) bu detayı (!!!!!) bizim anayasa değişikliğine yansıtmadılar ve hatta Burhan Kuzu AYM’ye yargıç atamalarının kuzu kuzu yapılabilmesi için ABD sistemi için “Zavallı Obama sistemi” bile diyebildi.

Ruth Bader Ginsburg 1933 tarihinde Brooklyn’de Rusya kökenli bir Musevi ailenin kızı olarak dünyaya geliyor. 

Lisans eğitimini ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Cornell’de yapıyor ve mezuniyet sonrası 1956’da Harvard Hukuk Fakültesine giriyor; malum, ABD’du hukuk eğitimine başlamak için dört yıllık başka bir lisans mezuniyeti gerekiyor, tıp eğitimi için de aynı şart geçerli.

Harvard Hukuk Okulunda beş yüz (500) erkek, dokuz (9) kadın öğrenci eğitim görüyorlar; Harvard Hukuk Okulu dekanı (!) bir toplantıda çok münasebetsiz bir laf ediyor, dokuz kadın öğrencinin parlak dokuz erkek adayın önünü kestiğini söylüyor ve bu ifadeye çok sinirlenen Rutp Bader Ginsburg Harvard’dan ayrılıyor, Newyork’daki Columbia Üniversitesi Hukuk Okuluna geçiyor ve hukuk diplomasını bu okuldan alıyor.

Öğretim üyesi olan eşi ile birlikte bir süre İsveç’te kalıyorlar ve bu İsveç macerası Ginsburg’un ABD’ye bakışını büyük ölçüde şekillendiriyor.

Ginsburg’un yaşamı kolay olmuyor ve bu hayat zorluğunu kendi ifadesi ile üç faktöre bağlıyor: “Museviyim, kadınım ve anneyim”.

Demokrat Başkan Jimmy Carter 1980 senesinde Ginsburg’u Columbia District’in Yargıtay üyeliğine atıyor; bu yargı görevi zaten ABD’de ABD Anayasa Mahkemesine geçişin arka odası olarak değerlendiriliyor ve Bill Clinton kendisini 1993 senesinde kayd-ı hayat şartıyla ABD AYM üyeliğine getiriyor.

ABD Yüksek Mahkemesinde tam 27 sene görev yapan Ginsburg’un kariyeri bir efsane haline geliyor; yaşamının sonlarında Ginsburg kızına bir talebini iletiyor ve “3 Kasım 2020 ABD Başkanlık seçimlerinden önce hayata gözlerimi yumarsam yerime yapılacak atama için seçimlerin yani yeni Başkanın göreve başlaması vasiyetimdir” diyor ama Donald Trump bu vasiyeti dinlemeye pek niyetli gibi değil, ABD Yüksek Mahkemesindeki dengeleri radikal biçimde değiştirmeye aday atama için bugünden kolları sıvamış durumda.

Cuma günü (18 Eylül) vefat ediyor Ginsburg ve daha o gece Yüksek Mahkemenin önü özgürlükçü kalabalıklar tarafından dolduruluyor, çiçekler bırakılıyor; gazetecilere demeç veren bir kadın yeni muhtemel atamaya gönderme yaparak şunu söylüyor “Çocuklarımın geleceği için çok ama çok endişeliyim”  (durum ne kadar ABD’ye epey uzak başka bir ülkeye benziyor değil mi?).

Trump’ın ve Cumhuriyetçilerin gündeminde, hedefinde yine bir ABD Yüksek Mahkemesi kararı (Roe v. Wade) ile 1973 yılında federal düzeyde yerleşik hale gelen kadınların kürtaj hakkı var ve bu Yüksek Mahkeme kararını, içtihadı yeni bir Yüksek Mahkeme Kararı ile değiştirmek mümkün.

Yine malum, ABD hukuk geleneği yasa yapımında hakim kararlarını öne çıkaran bir gelenek, mesela kürtajın serbest bırakılması bir Yüksek Mahkeme kararı ve yine ancak bir başka Yüksek Mahkeme kararı ile değişebiliyor, Trump da bu değişikliği siyasi hayatının taçlandırılması olarak görmek istiyor.

xxx

ABD’de durum biraz bu ve bu erken ölüm 3 Kasım öncesi gündeme bambaşka ve çok önemli bir madde daha taşımış bulunuyor; belki seçim kadar önemli bir konu ABD ve hatta dünya için.

Peki bizde ve özellikle de Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinde durum ne?

Yukarıda “Zavallı Obama” (bu sözün müellifi Burhan Kuzu) durumuna düşmemek için AYM’ye yapılan atamaların Meclis’in onayına sunulmamasını bir örnek olarak göstermiş idim.

Aklıma takılan bir konuyu burada okurlarla paylaşmak isterim; farkındayım, hukukçu değilim ama bu kadarcık bilgim var, ABD hukuk sistemi ve bizim sistem yapısal olarak farklılıklar gösteriyor, yargıçların tek tek önemi ABD Yüksek Mahkemesi yargıçları kadar olamıyor ama yine de bu “olamıyor”un bir de sınırı olmalı.

Bizim AYM kararlarını Resmi Gazeteden sürekli olarak okuyorum, kimlerin hangi yönde oy kullandıklarını da izliyorum, Ahmet Altan kararının AYM’den Başkanın önemli bir muhalefet şerhine rağmen nasıl olumsuz çıktığını da hatırlıyorum.

Bazı yargıçlar bürokrasiden (artık AKP bürokrasisi) geliyorlar, AYM üyeliğine atanıyorlar, hatta arada AİHM’de bir davada da ad hoc yargıçlık yapabiliyorlar ama bu AİHM maceralarında kararlara yazdıkları muhalefet şerhleri Strasbourg ve Avrupa hukuk çevrelerinde alay konusu olabiliyor, muhtemelen AİHM tarihinde ilk kez de AİHM yargıçları bu ad hoc yerli ve milli yargıcın muhalefet şerhine karşı muhalefet şerhi yazabiliyorlar ama Cumhurbaşkanlığı makamı bu yargıçları AYM’ye atayabiliyor.

Son günlerin popüler ve popülist lafı Cumhurbaşkanı Erdoğan icadı “yüz yıllık uyanış” (böyle idi değil mi?).

Bendeniz de şunu hatırlatmayı bir vatandaşlık borcu görüyorum, evrensel hukuk uyanışı, dirilişi olmadan “yüz yıllık uyanış” gibi ifadeler boş laflar sadece.  


 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.