Gündeme de hız limiti lazım!

Türkiye zor günlerden geçiyor. Aslında uzunca bir süre bu zor günler devam edecek gibi görünüyor. Adeta zoru artıracak, zoru zorlaştıracak şekilde gündem gündem üstüne gelmeye devam ediyor. 

Bu nedenle yazımın başlığına “Gündeme de hız limiti lazım!” diye yazdım. Nefeslerimizi tutmuş bekliyoruz ve hepimizin biraz olsun soluklanmaya ihtiyacı var. Ülkece yorulduk.

Bu haftanın en önemli gündemi şüphesiz geçtiğimiz cuma günü saat 15.00 sularında İzmir’de gerçekleşen deprem. Yaklaşık 7.0 şiddetinde olan deprem, 17 binanın yıkılmasına ve yüzün üzerinde insanımızın hayatını kaybetmesine neden oldu. 

Bu deprem sürpriz miydi? Hayır, değildi. Özellikle yakın zamanda, konunun uzmanları sıkça olası İzmir depreminden bahsetmeye başlamışlardı. Bir kez daha bildiğimiz tekrarlandı. Olası doğal afetlere öncesinde hiçbir hazırlığın yapılmadığı gerçeğini bir kez daha acı tecrübe edinerek gördük. Dahası Türkiye’nin en gözde illerinden İzmir’in yapılaşma sorunlarını da ortaya çıkardı bu deprem. Merkez üssü Kuşadası ve Seferihisar olmasına karşın şehrin merkezindeki binaların yıkılmasını nasıl açıklayacağız?

Doğal afetlerin ortaya neden çıktığını sorgulayacak değiliz şüphesiz. Veya Türkiye’nin neden deprem kuşağı üzerinde yer alan bir ülke olduğu da sorgulanamaz. 

Ancak deprem kuşağında olan benzer ülkeler de benzer şiddette depremler olduğunda ne oluyor? Ona bakmamız gerekiyor. Binalar yıkılıyor mu? İnsanlar canlarını yitiriyorlar mı? Ve tabii bu sorulara ilişkin yalın cevaplarda rakamlar ne diyor? Bunları iyi irdelememiz gerekiyor. Deprem kuşağında olan ülkelerin, imar planlarını yaparken, yapı ruhsatı verirken bu gerçeği unutmamaları gerekiyor. Mevcut yapıların depreme dayanıklılığı, depreme dayanıklı hale nasıl getirileceği konuları ise bugünün eğil, dünün ve bugünden sonra da yarının önemli konuları. 

Mevcut gerçeklerle yüzleşmezseniz çözüm üretmezseniz bugün yaptığınız hiçbir şeyin kıymeti bulunmamaktadır. 

Doğal afetler gerçekleştiğinde dayanışmak, sorunun çözümünde ortaklaşmak çok önemli. Bu nedenle sürecin bir bölümünü, enkaz kaldırma çalışmalarını, insanlarımızı yaşatabilmek için, sağ kalım için verilen bütün çabaları ve sonrasında yaraların pansumanı ve sarılmasını siyaset üstü kabul etmemiz şart. Eğer senden, benden, öteki demeden bunu yapabiliyorsak olması gerekeni yapabiliyoruz demek. Ancak bu demek değilki yapılmayanları eleştirmeyeceğiz, yapılmayanları sorgulamayacağız. 

Yani eninde sonunda işin siyasi boyutunu, özellikle son 18 yıldır Türkiye’yi yöneten sivil vesayet sistemini, son 18 yılda toplanan 35 milyar doları aşan deprem paralarının nereye gittiğini,  imar aflarını, imar yasasında yüzlerce kez olan değişiklikleri sormalıyız, sorgulamalıyız. 

Siyaset kurumu “size ne?“ ya da “ben bilirim!” deme lüksüne sahip değildir. Hesap vermek zorundadır.

Deprem felaketinin önümüzde ki günler için, bugün yaşanılan akut sonuçlarından öte ikincil sonuçları olacak. Erken dönemde kurtarma çalışmaları, sağ kalımı sağlamak, barınma ve yemek ihtiyaçlarını karşılamak çok önemli. Tüm bunlar yapılırken kalıcı çözümlere ilişkin iyi planlamaların yapılması, doğru kaynakların sadece pansuman için değil tedavi için de kullanılması gerekiyor. Bu aşamada vatandaşın vicdanı üzerinden yardım zincirini oluşturmak ve büyütmek çok kıymetli.

Kalıcı çözüm ise “itibar ölçütü” diye tanımlanan lüks yaşamdan ve şatafattan, devletin üst kademelerinde ki gereksiz harcamaların kısıtlanmasından geçiyor. 

Yeniden bir başka güncele dönecek olursak, Covid-19’a dair söylenecek söz ve yapılması gerekenler henüz bitmedi. Üstelik İzmir bölgesinde deprem gerçeği ve sonuçları arasına Covid-19 salgınının mevcut koşullardan  nasıl etkileneceği konusunun da ivedilikle girmesi gerekiyor. 

Yani İzmir’de yaralar sarılırken, Covid-19’a ilişkin önlemlerin de artırılması ve yeni bir planlama gerekmekte.

1 Haziran’da hoyratça ve kuralsız başlatılan “yeni normal” sürecinin Türkiye ve dünyayı ne hale getirdiğini hep birlikte gördük. Covid-19 salgını adeta şaha kalktı. Vaka sayısı açısından salgının merkezi ABD iken, Eylül ayıyla birlikte Avrupa ülkeleri merkez haline geldi. Okulların açılması çocuklarda Covid-19 enfeksiyonunu artırırken, bağlantılı erişkin nüfusta da günlük vaka sayıları arttı.

Ve başa döndük. Tüm dünya ülkeleri yeni kısıtlamaların planlaması içinde. Kimi ülkeler 14 günlük ya da 30 günlük sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. Kimi ülkelerde çalışma saatlerine ilişkin ciddi düzenlemeler var. Görünen o ki bu kış zorlu geçecek. 

Önümüzdeki aylar bir yandan Covid 19 enfeksiyonuyla uğraşarak, öte yandan başta grip olmak üzere diğer kış enfeksiyonlarıyla uğraşmaya devam edeceğiz.

Bu karmaşa yumağının içinde Türkiye ne yapıyor?

Sürece dair en önemli yanılgı salgının erken biteceğinin düşünülmesi. Ölçülmeden atılan adımlar. Deneme-yanılma türü davranış modelleri. Ama en kötüsü salgın yönetiminin bilimle değil, siyaset kurumu  ile yapılmaya çalışılması. 

Soru belli; Önce İnsan sağlığı mı, önce ekonomi mi? 

Siyasi akıl “ekonomi seçeneği”ni doğru cevap olarak işaretleyince, gelinen durum meydanda.

Sürece dair en önemli ve halen sürdürülmekte olan yanlış ise salgın yönetiminin şeffaf yapılmıyor olması. Türkiye’nin salgının 8.ayında halen verilen rakamlar üzerinden vaka sayısı mı, hasta sayısı mı konusunu tartışıyor olması şüphesiz normal değil. 

Resmi makamlarca günlük 2000-2500 arasındaki yeni hasta sayısı bildirilirken, ülkemizin en kalabalık metropolünde günlük yeni vaka sayısının 10 bine yakın olduğunu biliyoruz.  

Resmi makamların verdiği rakamların artık hiçbir karşılığı yok. Şeffaf yürütülmeyen salgın yönetimi, vatandaşın güven duygusunu kaybettirdi. Dahası ve tehlikelisi güveni yitirdiğinizde dayanışma da yok oluyor. Ve bu aşamada siz, siyasiler istediğiniz kadar “maske, mesafe ve temizlik” diyin, o toplum artık size güvenmediği için, kuralları kendi koyuyor. Yani canı nasıl istiyorsa…

Salgının üçüncü “zirve” döneminde mutlak olan, sağlık sisteminin hizmetinde aksama olacağı. Hastanelerde yatak doluluk oranları giderek şişmeye başladı. Sağlık personeli hem yorgun, hem kaygılı. 

Yakında hastalarımızı yatıracak yatak bulamayabileceğimiz gibi, insan kaynağımız olan sağlık personeline dair de sıkıntılarımız olacak. 

Ne yapılmalı sorusuyla birlikte, Ne yapmak zorundayız sorusunun cevabını Bilim İnsanları verecek. Siyaset kurumu ise bu kararları, yapılması gerekenleri “UYGULAYACAK!”

Unutulmaması gereken, ne yapıp edip “bulaş zinciri”ni kırılmasıdır!

Bu defa ve bu aşamada küçük kısıtlamalarla, ya da aç-kapa yöntemiyle sorunun çözümü mümkün görünmemektedir.

Bu nedenle ivedilikle en az 14 günlük kısıtlama vakit geçirmeden devreye sokulmalıdır. 

Bireyleri “Maske, Mesafe ve Temizlik” kurallarına uyum konusunda ikna edebilmenin de temel koşulu budur.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.