Sekülerlerin sorunları: 'Gerçek sol bu değil'

İnsanlar doğal olarak iktidarı daha çok eleştirir. İktidar eleştirisi kaçınılmaz olarak muhalefetin sorunlarını bir kenara koymaya gerektirir.

Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı ancak yargısal vesayet yollarıyla iptal edilen İstanbul seçimlerinden sonra yükselen bir dalga olarak seküler siyaseti daha iyi gözlemleme imkanı doğdu.

Çünkü, işte bu dönemde sekülerlerin AKP’yi nasıl eleştirdiğinden daha ziyade kendileri hakkında neler söylediğini uzun zaman sonra ilk defa daha net olarak görmüş olduk.

Karşımıza çıkan tabloya bakınca iki çok önemli dinamiğin Türkiye’de seküler bütün grupları ciddi biçimde etkisi altına aldığını görüyoruz.

Bunlardan birincisi Türkiye’de seküler kesimler, salt sosyalist, solcu yahut sosyal demokrat bir kimlik benimsemekle kalmamakta neredeyse bunu seküler siyaseten tek meşru biçimi olarak tanımlamaktadırlar. Bir bakıma sol bir siyasal kimlik ve ajanda olmaktan öteye gitmiş metafizik bir özellik kazanmış haldedir.

Bu durumun ilk sonucu liberal sekülerlik neredeyse utanılacak biçimde kodlanmaktadır. Türkiye’de seküler grupların, liberal sekülerizmi (yahut laikliği) bu denli küçümser tavra girmeleri ciddi sıkıntılı bir durumdur. Bu seküler gruplar liberallerle karşı neredeyse bir tür sekülerler arası mezhep çatışması mantalitesi içindedir.

Hatta Türkiye’deki  bazı sol-seküler aydınlara bakınca onların liberal seküler düşünceyi neredeyse “sapkınlık” olarak nitelediklerini görmekteyiz.

Türkiye’nin geleneksel seçmen dağılımını (%30-35 sol, %65-70 sağ) düşünürsek, liberal seküler düşüncenin düşmanca kodlanması yararlı bir durum değildir. Liberal sağ veya liberal laiklik eğer utanılacak bir şey olarak tanımlanırsa, geniş kütlenin Türkiye’de varacağı yer daima İslami siyasettir.

O nedenle monopolcü bir bakış ile seküler siyasetin tek meşru biçiminin solculuk olduğu düşüncesi konjonktürel dönemleri bir kenara bırakırsak aslında Türkiye’de seküler düşünce için çok riskli bir söylemdir.

Öte yandan, sol sekülerizmin tarih okuması da ciddi problemlidir. Türkiye’de seküler grupların sol ile yakınlaşması 1960'larda gelişen siyasal ve entelektüel dinamiklerle ilgilidir.

Türkiye’nin kurucu aktörü Atatürk, tartışmasız bir özel mülkiyet savunucusudur. 1921 Anayasası dahil Cumhuriyetin temel hukuksal metinleri özel mülkiyete dayanır. Üstelik SSCB tecrübesinin yükselme trendinde olduğu bir dönemde Atatürk özel mülkiyete dayalı Batıcı bir ülke kurmuştur.

Atatürk döneminde yapılan ve bir rejimin özünün niteleyen hukuksal resepsiyonların tamamı Batı’dandır. Şunu unutmamak gerekiyor son tahlilde Atatürk, Jön Türk kuşağının bir temsilcisidir ve ilham kaynakları arasında Fransız İhtilali gibi olaylar olduğu gibi H. Cahit Yalçın’dan öğrendiğimiz üzere John Stuart Mill gibi Batıcı sözleşmeci düşünürler vardır.

Atatürk’ün entelektüel referans dünyasından dominant sosyalist bir kaynak bulmak neredeyse imkansızdır. Türkiye’de radikal laiklerin çok sevdiği Mahmut Esad Bozkurt’un dediklerini hatırlarsak “Türk İhtilalinin kararı, batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendisine mal etmek, benimsemektir” ve burada tanımlanan Batı ile kurulan ana akım entelektüel ve hukuksal ilişkilerin içinde sosyalist düşünce ya yoktur yahut marjinal bazı aydın denemeleri düzeyindedir.

Türkiye’nin o nedenle 1940ların sonunda Batı ile dış politikada yakınlaşması bir sürpriz değildir aksine beklenilen bir durumdur.

Dolayısı ile bugünkü sol söylem, 1960'lardan sonra gelişen bir tercih ve kurgu sonucu dünyayı ve geçmişi okumaktadır. Bu okumaların tamamen doğru olduğunu kabul etmek imkanı yoktur. O nedenle, halihazırda Türkiye’de seküler grupların, yegane laiklik biçiminin sol yahut sosyalist anlayış olduğu yönündeki monopolcü bakışı hem bir kurmacanın ürünüdür hem günümüz siyasetinde bazı kutuplaşmaların devamına hizmet etmektedir.

İkinci nokta ise yükselen seküler dalganın dış politik söyleminin üçüncü dünyacı ve Batı karşıtı olmasıdır. Bugünkü seküler grupların Batı’ya yönelik söylemi belki de İslamcılardan daha serttir. Bu Batı karşıtı ve üçüncü dünyacı söylemin Türkiye’de 1960lardan sonra ortaya çıkan milliyetçi sol söylemin bir mirası olduğunu düşünmek gerekiyor. Şaşırtıcı biçimde birbiri ile her konuda kavga eden sekülerler ve İslamcılar, dış politikada benzer bir üçüncü dünyacı söylemi savunmaktadırlar.

İlginç biçimde sol aydınlar, Türkiye’de seçici bir Batı okuması yapmaya yanaşmıyorlar. Bugün Türkiye’de mağdur olan ve ülkeden ayrılan sol ve seküler aydınların %99’u Batılı ülkelerde güvence altındadır. Bu gibi faktörlere rağmen Türkiye solu, seçici bir Batı okuması yapmak yerine Batı’yı topyekun ele alan bir seküler söylemin yükselmesine müsaade etmektedir.

Kadir Has Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre 2018 yılında Türkiye’de Azerbaycan’ı saymazsak ülkenin en yakın dostu olarak görülen ilk ülke Rusya’dır. Ayrıca, listenin üst sıralarında Çin ve İran gibi ülkeler vardır. Bu araştırmaya bakarsak Türkiye toplumu Batı karşıtı veya Batı dışı bir dış politik oryantasyon istemektedir.

Bu tablo neyi gösteriyor? Kanaatimce tarihsel olarak dış politikada batıcılığın temsilcisi olan seküler gruplar havlu atmaktadır. Nasıl iç politikada İslamcılar milliyetçi söyleme yenilip havlu atıyorsa, dış politikada da sekülerler havlu atmakta ve Batıcı söylemi bırakıp üçüncü dünyacı bir söyleme yönelmektedirler.

Dolayısı ile Türkiye’de İstanbul seçimlerinden sonra gözlemlediğimiz seküler dinamizm içinde ciddi boyutta milliyetçi sol, Batı karşıtlığı, sorunlu bir liberalizm düşmanlığı ve üçüncü dünyacılık içermektedir.

© Ahval Türkçe