Cemre düştü, Newroz günleri geldi

Havaya, suya ve toprağa cemre düştü. Baharı umutla karşılıyoruz. Newroz yaklaşırken umutlarımızı Newroz ateşi gibi harlaştırıyoruz. Böylesi bir dönemde elbette ki morallerimizi bozarak, umutlarımızı hapsetmeye çalışıyorlar. Saldırı ve baskılarını arttırıyorlar. Bizler bu baskı ve zora karşı her zamanki direnişle cevap olmalıyız. Çünkü bin yıllardır ezenlerin, diktatörlerin, muktedirlerin saldırıları, baskı ve zor yöntemleri her zaman direnişçilerin inancı karşısında hep yenilmeye mahkûmdur.

Pandemi süreci ile birlikte ekonomik ve politik olarak yeniden bir şekillenmeye gidildi. Birçok devlet bu dönemi fırsata çevirerek almış oldukları kararlar ile baskıcı bir rejimin ilk taşlarını döşemiş oldular. İktidarlarını yürütmek için bu dönemi fırsata çevirdiler. Alınan tedbirler, halktan çok iktidarlar ve bir avuç zümre için alınmış oldu. Küçük ölçekli esnaf birer birer işyerlerini kapatırken, yüzbinlerce insan ise işsiz kaldı. Sağlığa erişimde uçurum, çığ gibi büyüdü.

Türkiye’de özgürlükler getireceğiz nidalarıyla iktidara gelen AKP iktidarı, her geçen gün koltuğunu koruma adı altında baskıcı, tek adam rejimine doğru koşar adım gitmekte. Kendisinden olmayan her şeye ve herkese adeta savaş açan iktidar, ülkeyi bir uçurumun kenarına sürüklemekte. Ekonomide, sağlıkta, eğitim ve politik alanlara baktığımızda koca bir kaostan söz edebiliriz.

Bu ülkede ötekileştiren halklar, bireyler, iktidarın saldırı alanındadır. Fakat Kürtler, bu saldırıların en yoğunluğunu yaşayan halktır. İçte ve dışta en ufak bir başarısızlıkta ilk saldırılan Kürtler olmaktadır. İktidar, tüm başarısızlıklarının kaynağı ve günah keçisi olarak Kürtleri görmektedir. Yumuşak karın olan Kürtlere bundan dolayı her koşulda saldırmaktalar. Kendilerine reva gördükleri özgürlükleri, hakları Kürtlere reva görmemekteler.

Hindistan eski başbakanı Nehru, “Tarih ve Görüşler” adlı kitabında Kürtlerden söz ederken şöyle demekte:

“Hükümet kurduğu özel İstiklal Mahkemeleri ile binlerce Kürdü acımasızca mahvetti. Şeyh Said, Doktor Fuat ve diğer Kürt liderlerini idam ettirdi. Bu kahramanlar Kürdistan’ın bağımsızlığı amacından bir an bile vazgeçmeden can verdiler. Son zamanlarda kendi özgürlüğü için çalışanlar, görüyoruz ki kendi özgürlüğünü savunan Kürtleri çiğnemekte, çok zalim davranmaktadırlar. Kendi vatanının özgürlüğünü savunan bir toplumun, başka bir toplumun özgürlüğünü acımasızca gasp etmesi çelişki değil midir?”

Türk milliyetçiliğinin 19. Yüzyılın sonlarından itibaren almış olduğu karakter, azınlıkların ve Türk dışı unsurların değersizleştirilmesi ve ötekileştirilmesi üzerinedir. Ama söz konusu kendisi olduğu zaman; kendisini yüceleştirdiği, istiklal ve hürriyet arzusunun adeta sadece kendisine has olduğu bir durum ile karşılaşırız.

Gerek tarihsel motifleri, gerekse sembolleri, figürleri ve işaret edilmiş tarihler açısından bakıldığında mağduriyetleri, zaferleri, teknolojisi, dehası, aklı hatta bazen hızını alamayıp insanlığa demokrasiyi ve adaleti getirenlerin de kendileri olduğunu düşünebilecek kadar derin sapmaların olduğunu gözleriz.

Türkleşme adını verdikleri bu durum, aslında ırkçılıktır. Burada tüm tarihleri kendisinden başlatma anlayışı vardır. Anadolu’ya yamanmak, Mezopotamya’ya sahiplenmek, uygarlığı başlatmak, demokrasiyi dünyaya taşımak gibi söylemlerle bunu zaman zaman dillendirmekteler. Bir yandan tarihsel, toplumsal amneziler üretmek, diğer yandan hem mazlum hem mağdur hem de muzaffer olmak ilginç bir analoji ve mozaik olsa gerek.

Bir yandan üretilmiş bir tarih, zenginleştirilmiş, adeta yoktan var edilmiş bir dil, farklılıklarını tekleştirme çerçevesinde hiçbir edimden kaçınmadan ya homojenize etmeye ya da varlığını yadsımaya iman getirmiş bir düşünce tarzı, bir yandan da “birlik-bütünlük” kavramları üretilirken, birliğin farklı olanların ortak kabul ve değerler ölçeğinde, bir arada olma halini kavrayamayan her şeyi devşirerek homojenize edebileceği sanan bir anlayış ile hareket edilmekte.

Neo-İttihatçı yeni milliyetçilik protokolü, Türkçü İslam içeriği ile I. Cumhuriyetin seküler milliyetçiliğinden uzaklaşırken gerek sol ulusalcılardan gerek faşizan sahadan, gerekse de dindarlarla da bir mukabeleyi tesis etmek uğraşısı içinde.

Devlete dair olan fasıllarda yeni bürokrasiden üniversitelere, atölyeden adliyeye bu süreç mayalanmak üzere, ancak ir yandan toplumun geride kalanlarının sağduyusu ve karşıtlığı, diğer yandan Türkiye’nin bağlaşık olduğu uluslararası kurumlar buna fırsat vermiyor.

II. Cumhuriyetin tesis edilme sürecinin sembolleri, simgeleri, sloganları, işaretleri ve tarihleri (28 Şubat, 17-25 Aralık 15 Temmuz, Rabia işareti, olduk olmadık her yerde bayrak gösterme, 29 Ekim’de TBMM’nin üzerine Erdoğan’ın fotoğrafının asılması, yeni adlandırılan yerlere verilen adlar vb.) ile devlete nüfuz etmede epey mesafe almış durumdadır. AB sürecinin bu süreçle taban tabana zıt olduğunun bilinciyle, karşıtlığını açık etmeyi erteleyerek tahkimatını tamamladıktan sonra boşanma sürecinin hazırlıklarını yaptıklarına ilişkin işaretler hızla büyüyor.

Bütün bunlar, (HDP’ye açılan kapatma davası ve milletvekilimiz Gergerlioğlu’na reva görülenler ile ile daha çok ortaya çıkan) yeni kriz alanları hem ülkeye hem de bölgeye çok daha fazla acı yaşatacağa benziyor.

Gelir eşitsizliğinden yolsuzluklara, adaletsizlikten emeğin yok sayılmasına, alım gücünün daralmasına, kadın cinayetlerinden iş cinayetlerine, hak arayanların mücadelesine, kadınların çığlığına kulaklarını tıkamaya, kamuya ait varlıkların arpalıklara dönüştürülmesine ve talanına, kamu kaynaklarının imtiyazlı kesimlere transferine (müteahhitler, cemaatler, yandaşlar vb.) yoksulluk ve yoksunluğun giderek toplumun en büyük sınıfını oluşturmasına, Türkiye’nin, kişi başına düşen milli gelir ortalaması itibariyle yoksul kalmasına, bölge illerinde kişi başına düşen gelirin, batı illerinden çok daha geride olmasına, eğitim hakkından yaşam hakkına dilimize, inancımıza, cinsiyetimize, sınıfımıza kadar her geçen gün gerileme/ fakirleşme yaşıyoruz.

Bu manzaralara bir de toplumun borçla olan imtihanını da eklemek gerekmektedir.  Türkiye’de 34 milyon insan mali sisteme borçlu. Kişi başına borç 20.000 TL. Dış borcu kişi başına hesaplarsak ortalama herkese 6.000 Dolar borç düşüyor. Borçlulukla gösterişte ölçüsüzlük had safhada rüküş ve hesapsız manzaralar, saraylar, uçaklar, zırhlı arabalar…

Büyüyen yegane şey, askeri-sınai kompleks ve güçlendiğini sandıkça saldırgan bir dil ve eylem.

Tüm bunlara baktığımızda bu ülkenin sonu hayra alamet değil.

Birilerinin müdahalesi gerekiyor.

Bu kötü gidişata dur demek gerekiyor.

Gerçekçi politikalarla bu kötü gidişata dur diyebilecek bir HDP var. Bunu önleyecek yegâne gücün HDP olması iktidar ve cenahlarını zora sokuyor. İktidar ve güdümündeki  medya ve bir kısım muhalefet HDP’ye saldırmakta.

Yönetim bu saldırılarını yargı eliyle bir üst aşamaya taşımış durumda. Son zamanlarda harcıâlem haline gelen HDP’ye dönük ötekileştirme, sözdeleştirme kavramlarının özü itibarı ile düşmanlaştırma noktalarına varacağını, toplumda karşıtlaşmalar ve karşılaştırmalar üreteceğini görmek gerekiyordu, kapatma davası ile bu daha da netleşti.

Adeta içimizdeki düşman kertesinde dillendirilen ve uygulamaya dökülen bu durum yarına ilişkin endişe verici durumlara gebe olacaktır. Türk tipi milliyetçiliğin bugün almış olduğu yeni biçim, dil ve ideolojik çerçeve, nefret yüklü toplumsal söylem, devlet hali, sokak hali, parlamento hali ve uluslararası haline bakılınca bu durumun başkalarını tüketeyim derken sistemin kendisini tüketmeye götüreceği son derece aşikârdır.

Ama aynı şekilde ötekileştirilenlerin de farklı çözüm arayışlarını tetikleyeceği başka bir gerçekliktir.

HDP farklı çözüm arayışları ve direnişiyle bu karanlığa ışık olabilecek. Siyasi, ekonomik ve toplumsal değişimler her ne kadar baskı ve zor ile kontrol altına alınmak istense de, halkların umudu kırılmak istense de, baharın gelişine engel olamayacaklardır.

Newroz ateşini söndüremeyecekler.

Halkların direnişi karşısında başarı sağlama şansları yoktur.

Newroz zaferdir.

Newroz Piroz Be…

 

*HDP'nin seçilmiş Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.