‘Salgını yönetmede başarısızız ama tedavide başarılıyız’

Koronavirüsle sahada mücadele eden hekimlerden, kardiyoloji uzmanı Prof. Bengi Başer, Türkiye’nin salgını yönetmede başarısız ama hastalığın tedavisinde başarılı olduğunu söyledi.

“Koronavirüs salgınını yönetmeyle ilgili bizim daha başarılı olmamızı engelleyen şey, tecrübesizlik. Böyle bir salgınla ilk defa karşılaşıyoruz, Dünya Sağlık Örgütü bile ilk defa karşılaşıyor” diyen Başer katıldığı bir programda Türkiye’de salgının geldiği aşama ve bundan sonra yapılması gerekenlere dikkat çekti.

Başer sözlerini şöyle sürdürdü:

“Uzakdoğu’da SARS’lar, MERS’ler, Ebolalar var. Yani insanlar aslında birtakım şeylere karışık. Daha kolay organize olabiliyorlar. Biz birazcık geç organize olduk. Bazı şeyleri geç yoluna soktuk. Taramalar olsun,  testlerin yoğunluğu olsun, doktorların, sağlık elemanlarının yönlendirilmesi olsun, karantinalar olsun. Bunlar çok daha önce alınması gereken kararlardı. Karantina merkezleri ve birtakım yolların kapatılması, uçuşların sonlandırılması gibi belki çok daha erken alınacak kararlar, bizde birazcık daha geç atıldı. O nedenle çok hızlı bir yükseliş gösterdik, DSÖ de bizim çok ciddi bir hızlanış içinde olduğumuzu ifade etti. Bize, Amerika, İtalya’ya, Rusya’ya dikkat çektiler. Sağlık Bakanı’nın açıkladığı yükselişimizin hızının düşmesi, bir başarı olmamalı. Yani bizim çoktan pik noktaya ulaşmamız gerekiyordu. Ve bu noktaya gelmeden önce birtakım önlemleri almamız gerekirdi ve bunca ölümler belki olmayacaktı.”

Sağlık çalışanları olarak büyük emek verdiklerini söyleyen Başer, buna paralel olarak hasta sayısı çok olsa bile ölümlerin düşük geldiğini belirterek yaşanan durumu şöyle özetledi:

“İlk başta tedirginliğimiz testin yetersizliğiydi. Sonra Sağlık Bakanlığı çok ciddi tecrübe edindi, merkezler arttı, sayılar arttı. Tabii testler yapıldıktan sonra hastaların ne kadar arttığını görüyoruz. Test yaptıkça, hasta arttıkça ve bu hastaları izole ettikçe daha rahat kontrole alınma sağlanabilir.

Bizde hasta sayısı artmasına rağmen ölümler artmıyor. Ölümler yüzde 2-2,5 arasında. Genel yoğun bakıma alınan hastalarımız daha düşük bu da bizi o umutsuzluğun içinde nispeten mutlu ediyor. Ama bir yanda yığılma olursa (geçen Cuma günkü toplaşmalar sonrası) ki en büyük tedirginliğimiz o, sağlık hizmetinde sınırlama olacak. Böylece sağlık hizmetine, yoğun bakıma erişemeyen insanlar tedavi edilebilecekken kaybedilecek. Sonuçta her insan bizim için değerli, hiçbiri istatistik değil, her biri bir can. Herkesin bunu düşünerek hareket etmesi gerekiyor.”

Alınan tedbirlerle başarısızlıkların kısmen örtüldüğünü söyleyen Prof. Başer; şu analizi yaptı:

“Biz tedavilerde iyiyiz. Zaten millet olarak çok iyi kriz yönetebiliyoruz. Belki coğrafyanın getirdiği bir avantaj. Tabiri caizse sokak kedisi gibiyiz, her şeyde aksiyon almaya çalışıyoruz. Biz hekimler olarak da öyleyiz. Belki test sayımız OECD ülkeleri içinde daha düşük olabilir, yatak sayısı olarak da OECD ülkeleri içinde yedinci sıradayız ancak hemen yapılan tedavileri inceleyerek hemen harekete geçtik. Mesela kitlerimiz yetersizdi belki yalancı negatifllikler vardı ama biz hemen tomografileri devreye soktuk. Ve bunlarla erken tedavilere başladık. Belki de beklediğimizin çok altında yoğun bakımla ve ölümle karşılaştık, bunun nedeni tecrübelerimizdi.”

Sözü yine kriz yönetimine getiren Başer, şu hatırlatmaları yaptı:

“Ama tabii bunlar bu noktaya gelmeden, çok daha erken önlemler alınabilseydi, yani birliktelik olsaydı yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri, bütün sağlık kesimleri, bütün devlet organları bir arada geliştirilecek çözümlerle belki bu noktalara bile gelmeden çok daha iyi yollar almış olurduk.”

Prof. Bengi Başer, halk sağlığına ilişkin de önemli uyarılar yaptı:

“Her şey Covid 19’a kilitlendi ama bu arada unutmayalım ki Covid-19 hastalığı aslında kronik hastalık zemininde çok kolaylıkla kendine yol buluyor. Hastaların yüzde 70’i kronik hastalıkları olanlar. Bu kronik hastalıklar, zaten dünyanın en büyük problemi. Ve ölümlerin başında kronik hastalıklar geliyor. Bunların yüzde 40’lık kısmı da kardiyovasküler hastalıklar. Özellikle koroner arter hastalıklarında yüzde 6 daha ağır seyrediyor, hipertansiflerde de yüzde 25 daha ağır seyrediyor. Ve bu kesimler yoğun bakıma alınması ve ölmesi daha kolay olan grup olarak düşünülüyor. Bu nedenle bizim hasta grubumuz çok daha büyük bir risk altında.”

Covid-19’un her geçen gün bir başka özelliği saptandığını söyleyen Başer; özellikle yüzde 40’lık bir hasta grubunda ritim bozukluğuyla gittiği de ortaya çıkarıldığını hatırlatarak şu bilgileri verdi:

“Bu çok ilginç bir proses. Çünkü damar tıkanıklığı dediğimiz şey iltihabi bir süreçtir. Pıhtının oluşumuyla kalp krizinin tetiklenmesi söz konusudur ve Covid-19 hastalığında hem iltihabi süreç tetikleniyor hem pıhtılaşma artıyor. Dolayısıyla çok ciddi kalp krizi geçirme ihtimali oluyor. Bu nedenle biz kalp hastalıklarında çok daha titiz davranmaya çalışıyoruz.”

En korktukları şeyin de her 10 ya da sekiz hastada kalp kası iltihaplanması olduğunu söyleyen Başer, “Yani virüs ya direk kalp kasını bozucu etkiye yol açıyor ya da virüsün oluşturduğu iltihabi cevap, kalp kasını bozarak kalp yetersizliğine götürebiliyor. Eğer kalp yetersizliği oluşmuşsa da, her iki hastadan biri yaşamını yitiriyor. Dolayısıyla biz çok üzerinde dürüyoruz.”

Bu hastalıkta çok iyi bir takım çalışması gerektiğini; enfeksiyoncuların, göğüs hastalıkları uzmanlarının ve kardiyologlar hep birlikte el ele vererek ciddi bir takım çalışmasını hayata geçirmesi gerektiğini belirten Başer’in verdiği rakamsal bilgiler korkutucu:

“Türkiye’de yılda 3,5 milyon kalp hastasının olduğunu düşünürsek, yılda 240 bin kişinin de öldüğünü düşünürsek ve bunun da her yıl yüzde 4 katlanarak gittiğini düşünürsek, bu çok ciddi bir sorun. O kadar çok diyabetik grup, hipertansif, böbrek hastaları, onkolojinin büyük grupları, hematojik bozukluklar var ki, bunların sürekli takibi gerekiyor.”

Ancak bu kronik hastalıklara sahip olanların Covid-19’dan korktukları için hastanelere gelemediklerini söyleyen Başer, önemli bir soruna da dikkat çekti:

“Bu insanlar o kadar çok korktu ki, çünkü çok ciddi bir salgın bu, hastanelere gitmeye korkar oldular. Bizim aslında stent ya da ameliyat önerdiğimiz hastalar kalp krizleriyle gelmeye başladı. Aralarında gencecik insanların da olduğu hastalar, düzelebilecek sağlık sorunlarından hastanelere gelmedikleri için hayatlarını kaybetmeye başladı. Evlerde ölümler arttı. Bu toplum sağlığını tehdit eden bir sorun. Ve sadece bizde değil, en çok Covid-19 hastasının olduğu Amerika’da da tartışılıyor.”

Başer’in bununla ilgili önerileri ise şunlar:

“Steril hastane mi denir, beyaz hastane mi denir bir kavram yaratarak pandemi hastanesine uygun olmayan, üçüncü basamak yoğun bakımı olmadığı için bu niteliğe sahip olmayacak hastaneleri, daha küçük çapta da olsa birçok tetkik ve tedavinin yapılabileceği merkezleri bir şekilde izole etmek gerekiyor. Artık bir saat içinde insanların negatif ve pozitif oldukları anlaşılabiliyor. Negatif olanlar polikliniğe sevk edilip, en azından kronik durumlarına bakılabilir. Tabii ki tedbirleri elden bakılmadan. Biz de korunacağız, hastalarımız da. Yani iyi bir planlamayla artık bu noktaya da geçmemiz gerekiyor. Ki kurtarabileceğimiz bu insanları da Covid-19 dışındaki hastalıklar yüzünden kaybetmeyelim.”

Süreci sağlık sosyolojisi açısından da yorumlayan Başer, Covid-19 salgının insanların bakış açısını değiştireceği düşüncesinde:

“Hep denir ya ilaç endüstrisi mi, silah endüstrisi mi? İnsanlar yüzünü bilime dönecek diye düşünüyorum. Galiba sağlık endüstrisi biraz daha ön plana çıkacak artık. Bu pandemiden sonra insan hayatın değerini daha çok anlayacak. Sağlığa olan önem artacak, bence yenidünya düzeninde doktorlar ve sağlıkçılar, sağlıkçı ordusu olacak. Belki de daha güzel bir çığır açılacak.”