Gökhan Bacık
Eyl 17 2019

KHK sosyolojisi: Post-modern azınlık

OHAL Komisyonu’nun verdiği rakamlara göre Türkiye’de kamu görevinden çıkarılan 125 bin 678 KHK’li bulunuyor. Bu rakamın içine kapatılan vakıf üniversiteleri, medya kuruluşları gibi diğer unsurları eklersek rakam 131bin 922’ye ulaşıyor.

KHK’liler için görevden çıkarılmak nihai ceza değil. Devlet, KHK’lileri bir tür iç düşman olarak gördüğü için bu kişiler özel sektörde bile iş bulamıyor. KHK’lilerin pasaport edinme, emeklilik, sağlık sigortası gibi pek çok konuda da karşılaştığı büyük engeller var.

Bütün bunlara bakarsak KHK’lileri Türkiye’nin ürettiği kendine özgü yeni post-modern azınlık olarak tanımlamak yerinde olur. Nitekim tarihsel süreklilik açısından bakarsak KHK’liler Türk siyasal geleneğinin olmazsa olmaz cüzü olan iç düşmanın bugünkü yansımasıdır.

Peki kimdir iç düşmanlar?

12 Eylül 1980 gününe gidip Milli Güvenlik Konseyi’nin 1 numaralı bildirgesini okuyalım: “...Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.”

Cevdet Sunay Cumhurbaşkanı iken kendisine yazılan bir mektupta sol eğilimli subay olan Talat Turhan şöyle bir tanım yapmıştır: “İç düşman ise bu sömürünün yurttaki maşa ve işbirlikçisi olan kompradorlar, onların gerici destekçisi ırkçı, faşist ve dinci kara gericiliktir.”

30 Ağustos 1979 günkü bayram mesajında dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk “devletimiz iç ve dış düşmanların ülkemize musallat ettiği hastalıkları da mutlak yenecektir” demiştir.

5 Eylül 2019 günü  yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, “iç düşmanlar adeta Türkiye'nin sıçramasına, Türkiye'nin gelişmesine engel oluyorlardı” demiştir.

Birbirinden farklı bu kadar insanın sürekli olarak iç düşmandan bahsetmesi sorunun kişi ve görüşlerin ötesinde bir siyasal gelenek olduğunu gösteriyor.

İç düşman – kavramdan da anlayacağımız üzere – cebinde Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanı olan yurttaşlardan oluşuyor. Bu insanlar, Yozgat’ta, Bursa’da, Van’da doğmuş, herkes gibi Türkiye’deki okullara gitmiş, askerlik yapmış ancak günün sonunda düşman olmuşlardır.

Türkiye’de iç düşmanların cezalandırılması konjonktür nedenler dışında genelde halk tarafından önemsenmez. Tarihsel bir kural olarak devlet bir gurubu iç düşman olarak yok etmeye başladığı zaman ahalinin kalan kısmı hiç bir şey yokmuş gibi hayatına devam eder.
Bugünkü KHK’lileri de politik geleneğinin yeni bir yansıması olarak görmek gerekiyor. Nitekim devlet, KHK’lilere yönelik çalışma hayatından politik haklarına kadar pek çok alanda kanun ve yönetmeliklerle görünmez duvarlar inşa etmiştir.

Bu görünmez duvarlar içinde KHK’liler bir tür post-modern azınlık durumuna düşmüştür. Herkes gibi sokaklarda, parklarda yürüyen KHK’liler aslında görünmez yasal engeller yüzünden öte yandan kendilerini kuşatan o post-modern duvarın içinde hapistirler.

Doğal olarak, KHK’liler denilince ilk akla gelen bu kişilerin yaşadıkları türlü sıkıntılar ve bunların dile getirilmesi. Hal böyle olunca KHK’liler konusu duygusal bir çerçeve içinde tartışılıyor.

Ancak öte yandan uzun vadede KHK’liler sosyolojik bir vakıa olarak istisnai bazı roller oynayabilir. Devlet ve toplum tarafından dışlanan bu insanlar, Türkiye’de nadiren görülen bireyselleşmenin örnekleri olabilir. KHK’lilerin bir kısmı devletin, ailenin, kültürün, partinin, cemaatin, dinsel ilişkilerin dışında otonom bir alan üretebilir.

Türkiye’de sosyolojik ve siyasal ilişkilerin kalın doğası bireyin oluşumunda büyük engeller çıkarmaktadır. Son tahlilde Türkiye bir cemaat ve cemiyet ülkesidir. Türkiye’de birey yabancı muamelesi görür. Yalnız kalmış, toplumdan ve devletten dışlanmış KHK’liler bunlara rağmen birey olarak var olmanın kültürel tohumlarını atmaya katkıda bulunabilir.

Avrupa tarihi baskıcı dönemler sonucu devlet ve toplum tarafından yüz üstü bırakılan ama daha sonra ekonomik, sanatsal ve bilimsel alanda bireysel sıçramalar yapan insanların hikayeleri ile doludur.

Esasen Türkiye tarihinde de benzer durumalar vardır: 1970’li yıllara neredeyse kendi lehine bir darbe beklentisi ile giren Türk solu, 12 Mart ile yediği sille sonunda sarsılmış ancak bu harekete mensup pek çok kişi sanat ve düşünce alanında önemli örnekler vermiştir. 12 Mart’tan sonra sol bir otoriter rejim mümkün olsaydı, tarihsel olarak Türk solu bugün neredeyse yirmi yıllık İslamcı rejime rağmen sanatsal alanda sürdürdüğü hegemonyayı üretecek durumda olmayabilirdi.

Şunu unutmamak gerekiyor ki Türkiye’de siyasal literatürün sürekli bir değer olarak altını çizdiği bireyselleşme salt entelektüel bir olgu değildir. Bireyselleşme tarihsel olarak devlet ve toplum tarafından yüz üstü bırakılan insanların başardığı bir şeydir.

Ancak bireyselleşme çok zordur. Nitekim hatırı sayılır KHK’li de “nasıl olsa görevimize iade edileceğiz” diyerek evinde iyi vatandaş olarak vakit geçirmeyi tercih ediyor. Bazen faturası çok ağır olmakla birlikte kollektif yaşam insanlara her zaman daha rahat ve risksiz gelmektedir.

KHK’li konusu her şeyden önce hakları mağdur edilmiş insanlarla ilgilidir. Ancak bütün bu ağır insani hak ihlallerine rağmen KHK’liler olarak adlandırılan yeni post-modern azınlığın içinden çıkacak bireyselleşme hikâyeleri son derece önemlidir.

Bu bağlamda işsiz kalan bir KHK’linin pazarda tezgâh açıp iç çamaşırı satmasını bir mağduriyet hikâyesi olarak görmek ve sunmak yerine topluma ve devlete rağmen bireyselleşmek, özgürlüğünden vaz geçmemek şeklinde bir entelektüel eylem olarak tanımlamak gerekiyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.