Edebiyat ve Patates Turtası Derneği

Nazi ordusu Batı’ya ilerlediğinde karşısında durabilen bir tek Manş Denizi oldu.

Churchill, herkesi seferber edip Dunkirk’teki orduyu kurtarmasa belki Göring’in Luftwaffe’sine karşı duramayacaklardı.

Fransa’dan sonra İngiltere’nin de Nazilere boyun eğdiğini düşünmek, üstelik İtalya’da Mussolini’nin, İspanya’da da Franco’nun iktidarda olduğunu hesaba katınca, bir manada Nazi egemenliğinin uzunca bir süre için önüne geçilemeyecek olması demekti.

Manş’ın koruyuculuğu Britanya’yla sınırlı kaldı, Fransa’ya yakın Guernsey gibi birkaç küçük ada 1940’ta Nazi işgaline uğradı.

Bu adacıklarda konuşlandırılan askerlerden çok kıtadaki büyük ordunun beslenmeye ihtiyacı olduğundan Guernsey’deki domuz çiftliklerini kapatıp, hayvanları topladılar.

İşgalden önce domuz yetiştiren Dawsey Adams’a bundan sonra patates ekip yetiştirmesini emreden de gene Nazi subayları oldu.

Adada artık haşlanmış patates, patates çorbası ve otlu patates yemeğinden başka yiyecek bir şey handiyse kalmamıştı.

Ta ki bir gün, Dawsey’nin evine kapı altından bir not atılana kadar.

Dawsey notta söylenenleri yapıp Bayan Burns’ün evine gittiğinde, adadaki son domuzun orada saklandığını gördü, Elizabeth onu kesip yemelerini önermişti, o gün bu gündü işte, Dawsey kasap bıçağıyla gelip işgal boyunca yedikleri en güzel yemeği hazırladı.

Bir başka komşuları evde yaptığı cini getirmişti ama cin biraz sertti, hepsini çarptı, milyonlarca yıldızın parladığı bir gece, kıyıda sarhoş dolaşırken Nazi askerlerine yakalandılar.

Yasadışı bir topluluk oldukları söylendi onlara, sokağa çıkma yasağına uymamışlar, suç işlemişlerdi, grubun en yaşlısı ve en sarhoşu Bay Eben’in aklında ise patates ve kabuklarından kendi keşfi olan patates turtası vardı.
Sorulan soruyu anlamadı, “patates turtası” dedi, grubu biraraya getiren Elizabeth’se “kitap kulübüyüz,” demişti, böylece derneklerinin adını imece usulü söylemiş oldular: “Edebiyat ve Patates Turtası Derneği”.

Guernsey, Nazilerin elinde bir hisara çevrildi, adadaki bütün sahilleri mayınla doldurup, en yüksek tepelere gözetleme kuleleri inşa ettiler.

Savaştan hemen sonra, büyük bir tesadüf eseri Dawsey’yle mektuplaşan Londralı amatör bir yazar, Juliet Ashton, soluğu bu tuhaf isimli derneğin yanında almak için gemiye binip Guernsey’ye geldi.

Juliet, kendisine adayı gezdiren Dawsey’ye bu kadar güzel bir yere bunca kötülüğü Nazilerin nasıl yapabildiğini sordu.

“Naziler yapmadı,” dedi Dawsey, “onlara Todt Teşkilatı deniyordu.”

Polonya’dan, Rusya’dan getirilmiş savaş esiri bile olmayan, köle görülen, ölene dek çalıştırılan işçilerdi, kafeste tutuluyorlardı, güneşte yanıyor, soğuk olunca donuyorlardı.

“Biz neredeyse açlıktan ölüyorduk,” dedi Dawsey, “onlarsa gerçekten öldüler.”

1942’de bir uçak kazasında ölen Fritz Todt, partinin ilk üyelerindendi, Hitler’e çok yakındı ve otobanların inşasından sorumluydu.

Devasa bir ekonomik örgütlenme kuran Todt, Batı Duvarı inşaatının genel yetkilisiydi, çalışanlar yoktu onun için, hiçbir hakkı olmayan ve ölene kadar nefes almaksızın, yemek yemeksizin çalıştırılması gereken zararlı köleler vardı.

Derneğin en kıdemli üyelerinden Amalia Maugery’nin kızı Jane hamileydi bombardımanlar başladığında ve Elizabeth’le çok yakındılar.

Ama büyük bir kadersizlik yakalarındaydı ikisinin de, bırakmıyordu bir türlü ve bombardıman esnasında hem Jane hem de bebeği öldü.

Nazi işgalinden üç gün önceydi bombardıman ve bu küçük adadaki herkes nasıl bir şeyin gelmekte olduğunu anlaşmıştı artık.

Bayrakları, üniformaları ve silahlarıyla resmigeçitte yürüyen Nazilere ilk karşı koyan Elizabeth oldu, bağırıyordu onlara, tek silahı buydu zaten, arkadaşını elinden almışlardı, arkadaşının bebeğini öldürmüşlerdi daha gelmeden ve gelmişlerdi şimdi.

Bayan Maugery, Nazi subaylarından özürler dileyerek kurtardı Elizabeth’i, teskin etmeye çalıştı, “şimdiden iki kişiyi kaybettim,” dedi sonra, “seni de kaybedemem.”

Fakat bir gizem vardı dernekte, dört yaşında bir çocuk, adı Kit, kimin nesiydi?

Juliet, üstü örtülmüş bu soruyu hepsine soruyor ve cevabı öğrenmeye çalışıyordu.

Dawsey’nin oğlu değildi ama ona baba diyordu, annesi Elizabeth çoktan adayı terk etmişti, Amalia bakıyordu ona ama herkesin bildiği o gizi Juliet’e asla söylemiyorlardı.

Derken Dawsey, Kit’in hikâyesini anlatıverdi.

Nazilere karşı adada ilk ses çıkaran Elizabeth, Christian Hellman adındaki Nazi subayına âşık olmuştu ve Kit, onun çocuğuydu.

Juliet, Christian’ın bir Nazi olduğunu söyledi.

Nazi olmayan bir Alman’ın, savaşta, Guernsey adlı unutulmuş bir adada bulunması imkân dahilinde değildi.

“Evet,” dedi Dawsey, “ama hayır, Naziydi ama onlardan değildi, üstelik arkadaşımdı.”

İşgalci bir ordunun askeri, domuz çiftliği elinden alınmış bir adamın arkadaşı olmuştu.

Christian bir doktordu, 1941’de, adadaki bir inek doğururken sorun yaşadığında, ineğin acılı böğürüşünü yoldan duyan Christian yardıma gelmiş, üniformasını çıkarıp Dawsey’yle beraber, el ele, hem hayvanı kurtarmış hem de buzağına can vermişti.

Elizabeth, Christian’la hastanede tanışmıştı, kısa sürede birbirlerine aşık oldular ve bir savaşın ortasında, herkesin ihanet gördüğü bir aşkı, herkese meydan okurcasına yaşamaya koyuldular.

Derneğin kitap okuma toplantılarına davet ediliyordu artık Christian ama nefret ediyordu Amalia ondan, en sevdiği insanların katiliydi Christian, ama “hayır,” diyordu Elizabeth, karşı çıkıyordu, dinlemiyordu hiçbirini, “o onlardan değil.”

Christian, sevdiği kadının hamile olduğunu bilmedi hiçbir zaman.

Bir gece, kampa geç döndüğünde yakalandı, adadan kovuldu ve bindiği gemiye isabet eden torpido onu denizin soğuk ve ölümcül sularıyla buluşturdu.

Amalia, savaştan sonra, kocasıyla aynı yerde yatan Christian’la Elizabeth’in aşkı için şöyle dedi Juliet’e: 
“Eğer ortada bir utanç varsa, o da benim. Hepsi bana ait.”

Böylece işgal, işgalci, ezilen, aşağılanan, katil, maktul her şey bir ebruymuşçasına iç içe geçiyordu Guernsey’de.

“Bence Amalia utanç içinde,” dedi derneğin kurulacağının bilinmediği o gün kollarında cin şişeleriyle çıkagelen Isola, “çünkü onlardan çok nefret etti, Christian’ın farklı olduğunu göremedi. İyi bir adamdı. Gerçek hayatta bildiğim tek aşk, Elizabeth’le Christian’ın aşkıydı.”

Naziler, daha Guernsey’yi işgal etmeden kızıyla torununu öldürmüştü, kocasını da savaşta kaybetmişti ama şimdi karşısına Nazi üniforması üstünde, apoletleri ve sırmalarıyla bir  Nazi getirmişlerdi, üstelik onun diğerlerinden farklı olduğunu söylüyorlardı.

Ve, ondan Christian’ı Nazilerden ayırmasını istiyorlardı.

Ellerinde bir tek patates vardı, kıyılarını mayınlarla döşemişlerdi ve kafeslerde taşıdıkları köleleri çalıştırıyorlardı.

Christian onlardan mıydı değil miydi?

Amalia için bu sorunun tartışmaya açık bir yeri yoktu 1941’de, Christian katildi, Jane’in katiliydi.

Onu görmek midesini bulandırıyordu.

Savaşta seneler ağır geçer, 42’de, 43’te hâlâ böyle mi düşünüyordu bilinmez ama 44’te Normandiya çıkartması, 
45’te savaşın sonu, 46’da Juliet adaya geldiğinde artık böyle düşünmüyordu.

Normandiya’da Nazilerin yenilmesi ve işgalin sonu öfkenin yerini acının almasına yol açmıştı.

Christian, artık Amalia için de bir Nazi değildi, Nazilerle beraberdi ama Nazi gaddarlığının bir parçası olarak görmüyordu artık onu, midesi bulanmıyordu ondan konuşunca, sadece utanç, iki insanın birbirini aşkla sevmesine gösterdiği tepki, utanç duyuyordu bütün bu yaşananlardan.

Peki, Christian bir Nazi miydi?

Savaşta, evleriniz bombalanmış, adanız işgal edilmiş, yosun kokulu deniz rüzgârını duyumsayarak adımladığınız kıyılarınız mayınla doldurulmuş ve ailenizdeki en sevdikleriniz öldürülmüşken, bunu yapanlarla aynı kıyafeti taşıyan birini ailenize sokar mıydınız?

Yoksa bir aşkı öldürür müydünüz?

Yoksa benim gibi, yetmiş sene sonra bir yazı yazıp, hiç kimseyi suçlayamadan hem Amalia’yı hem Christian’ı hem Elizabeth’i aynı kederle anar mıydınız?


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.