Kürt illerinde neden aşılama oranı düşük?

Koronavirüs salgını ile mücadele kapsamında aşılama devam ediyor. Pek çok ilde aşılama oranları yüzde 50’yi geçti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın açıkladığı son verilere göre 1. doz aşı oranı yüzde 61, ikinci doz olma oranı yüzde 29. Ancak Kürtlerin yoğun yaşadığı illere baktığımızda aşı oranlarının çok düşük olduğunu görüyoruz. Bakanlığın verilerine göre Bitlis, Iğdır, Muş, Bingöl, Diyarbakır, Mardin, Urfa gibi illerde aşılama oranları son derece düşük. Aynı zamanda bu illerde vakaların sayısında da bir artış mevcut. Peki Kürt illerindeki aşı oranlarının düşük olma sebebi nedir? 

Konu hakkında konuşan Bakan Koca "Daha çok vatandaşımızı ikna etme yöntemini kullanmak istiyoruz. Gerektiğinde ayağına gitmek dahil olmak üzere her yöntemi denemek istiyoruz. Bunu da sahada yaygın şekilde zaten yapıyoruz, her geçen gün artıyor. Doğu ve Güneydoğu'da oranların düşük olduğunu görüyorsunuz; ama oralarda da artışın olduğunu görüyoruz. Hakkari'de yüzde 50, Şırnak yüzde 40 oldu, Ardahan’da yüzde 50’lerde olduğunu görüyoruz. Kars’ta benzer şekilde, Adıyaman yüzde 50’ye yakın. Giderek o bölgede de artış var. Bizim vatandaşın ayağına gidip mobil, yoğun ekiplerle devrede olmamız gerekiyor. Vatandaşı ikna etme dışında yaptırımla yapmak istemiyoruz. Özel sektör yapabilir mi? O bizim dışımızda" ifadelerini kullandı.

Diyarbakır Tabip Odası’ndan Dr. Halis Yerlikaya’ya göre aşı oranının Kürtler arasında eksik olmasının birkaç sebebi var. Birincisi devlete ve hükümete olan güvensizlik. İkinci pandemi politikası boyunca sağlık odaları ve çeşitli sivil toplum kurumların dahil edilmemesi. Üçüncüsü ise anadilde aşının etkilerinin yeteri kadar anlatılmaması… Çünkü insanların sağlığı önemli ve sağlıklarıyla ilgili bilgileri en bildikleri dilden aldıklarında pratiğe geçiyorlar. Tabip Odası olarak herkesi aşıya teşvik ettiklerini aktaran Yerlikaya, şöyle anlatıyor: “Biz bir güvensizlikten kaynaklı olduğunu düşünüyoruz. Bu güvensizlik iktidarın politikalarından ve devlet uygulamalarından kaynaklı. Çünkü bütün salgın sürecinde şeffaf bir politika izlenmedi. Gerçeklerden ziyade ‘Biz böyle iyiyiz. Şöyle başardık’ hikayesini öne çıkardılar. Ancak pandeminin çok acı sonuçları oldu. Çok sağlık çalışanı ve hasta hayatını kaybetti. Vaka rakamları saklandı. Süreç başarısız şekilde yönetildi.

Bir diğer husus da toplum bu sürecin bir parçası haline getirilmedi. STK'lar ve tabip odaları bu konuda sürece dahil edilmedi. Böylece insanların kafası karıştırıldı. Yine Bakanlığın Çin aşısı hakkında önce bilimsel olmayan olumsuz açıklamaları oldu. Sonra aşı tedarik kısmında sorunlar yaşandı. Ancak şu an tedarikte sıkıntı yok.

Bunlar da bir karmaşaya yol açtı. Bir diğer nokta ise anadilde sağlık bilgisinin verilmemesi. Yani insanların en iyi bildiği dilde aşının faydaları anlatılsaydı, insanlar daha rahat ikna olurdu. Bu noktada da bir eksiklik yaşanıyor. Bölge insanları açısından bu noktalar hayata geçirilseydi daha farklı sonuçlar olurdu diye düşünüyorum. Biz Tabip Odası olarak insanlara aşının gerekli olduğunu ve herkes için olumlu olduğunu aktarıyoruz. Umarım en kısa sürede bölgede de aşı oranı bir an önce yükselir.”

Diyarbakır’da restoran işleten Mehmet Akıcı ve Sedat İçten de aşı olmadılar. Şimdilik aşı olmayı düşünmüyorlar. Çünkü onlara göre doğal şekilde beslenmek, sağlığa dikkat ederek yaşamak insanları hastalıklardan koruyor.

Sedat İçten’e göre ise burada insanlar sorunlarını hep kendi başlarına çözmeye çalışıyor. Çeşitli hastalıkların daha önce de geldiğini aktaran İçten, Tansu Çiller zamanında bazı insanlara ilaçlar verildiğini ve bunların olumsuz şekilde etkilendiğini aktarıyor: “Bu bölgenin insanı hayatındaki sorunları hep tek başına çözmeye çalıştı. Ben kuş gribi, domuz gribi için de aşı olmadım. Güvenim yok. Tansu Çiller zamanında SSPE hastalığı için bir aşı yapıldı. O dönem hastalanan insanlar oldu. İnsanlar halen o eski olayları düşünerek koruyor. Bunlardan dolayı aşı olmayanlar var.”

Master öğrencisi Mehmet Ozan’a göre insanların burada aşıya olan mesafelerinin altından birkaç gerekçe çıkıyor.  Bunlardan biri bilgi kirliliği diğeri ise planlama ve bilgilendirmenin eksik olması… Genç üniversite öğrencisi, şunları söylüyor:

“Aşı konusunda çok fazla bilgi kirliliği var. Bu durum insanların karar vermesini zorlaştırıyor. İnsanlar doğal olarak güvenebilecekleri bir dayanak noktası arıyorlar, ancak bunu bulmakta zorlandıklarını görüyoruz. Bu noktada devletin üstüne büyük bir sorumluluk biniyor. Devletin bu sorumluluğunu layıkıyla yerine getirebildiğini düşünmüyorum.

Her insanın kavrayış kabiliyeti aynı olmayabilir, olanları anlamakta zorlanabilir ve güven sorunu yaşayabilir. Burada olması gereken şey; devletin bütün bu olasılıklara karşı doğru bir planlama yaparak, insanların zihinlerini meşgul eden soru işaretlerini gidermeye çalışmak olmalı. Ancak görünen o ki bu konuda sınıfta kalınmış veya ciddi bir üşengeçlik var” değerlendirmesinde bulunuyor. 

İnsanların bilime güvenmelerinin gerektiğini açıklayan Ozan konuşmasını şöyle bitiriyor: “Diğer yandan bilime güvenmek zorundayız. Yaşanan bu pandemi ilk değil son da olmayacak. Hatta çok daha kötü süreçlerin kapıda olduğu bir gerçek. Küresel ısınma, biyoçeşitliliğin azalması ve iklim değişikliği dünyayı ciddi anlamda tehdit ediyor. Yeni hastalıkların gündeme gelmesi an meselesi. Bilime güvenmek dışında başka bir şansımız kalmayacak. Onunla aramızı şimdiden iyi tutmamız gerekiyor.”

Malatyalı Cemal Çit de aşı olmayanlardan. Kendisinin aşı olmama gerekçesi ise Çin’in Müslümanlara zulmetmesi, virüsün ordan yayılması ve aşının da oradan gelmiş olması… Ona göre Çin önce bu virüsü laboratuvarda üretti. Ardından da aşısını üretip piyasaya sürdü. Türk bilim insanlarına da eleştirilerini sürdüren Çit, “Türkiye’deki bilim insanları ve profesörler bu aşıyı inceledik ve içeriğinde bir zararsız madde olmadığını söylüyor. Madem içeriği biliyorlar bu aşıyı neden yapmıyorlar? Eğer içeriğini biliyorsan sen kendin de üreteceksin” diye konuşuyor.

Çit’e göre Çin, Müslümanları orada öldürüyor ve burada da Müslümanların hayrına olacak bir adımda bulunmaz. Bu yüzden Çin aşısını asla yapmayacağını aktaran Çit, sözlerini şöyle bitiriyor:

“Çin aşısının kesinlikle güvenilir olmadığını düşünüyorum. Yıllardır Müslümanlara, Uygurlara zulmediyor. Zaten virüs bir laboratuvarda üretildi. İnsan eliyle üretildiğine dair yüzde 100 ispatı var. Yani hem hasta edecek hem iyileştirmek için aşı yollayacak. Bu kesinlikle yapılmaz.  Bu şeker hastalığı ve ilaçlarına benziyor. Bu şeker hastalığının ilacı yapılabilir mi? Yapılır. Ama şeker hastalığı ilaçlarını üreten firmalar ile çikolata üreten firmalar aynı firma. Yani seni ne öldürür ne de iyileştirir. Süründürür. Ondan faydalanacak. İlaç firmaların yüzde 90’ı böyle. Ben Güneydoğu insanın düşüncesine katılıyorum. Demek bir sıkıntı var ki aşı olmuyor. İki yıl beklesem de aşı olmam. Aşı da 5 yıla kadar nasıl etki gösterecek onu bilmiyorum.”

Sağlık çalışanı Azize Hanım ise Diyarbakır’da gençlerin yan etkilerden korktuğunu ve bu yüzden aşıdan kaçtıklarını söylüyor. Hastanede olduğu süre içerisinde aşı olan hiçbir insanda olumsuz bir duruma da rast gelmemiş. Herkese aşı olmayı tavsiye eden genç sağlıkçıya göre, insanların aşılara önyargılı olmasının sebeplerinden biri de bilim adamlarına yeteri kadar söz verilmemesi. Eğer onlar detaylı bilgi verirse insanlar ikna olacak diyor:

“Diyarbakır’da gençler bence aşı olmak istemiyor. Çünkü olası etkilerinden korkuyorlar. Şu ana kadar yan etkisine dair bir şey görmedim. Annem biraz ağrılı geçirdi. O da BioNTech olduğu için. Aşı olmak iyidir. Bilim adamlarını herkes dinlese ve onlara söz verilirse herkes aşı olmanın faydasına ikna olacak bence…”

Aşı konusunda sokakta dile getirilen iddialardan biri de aşının kısırlık yapabileceğine dair ihtimal. Bundan çekinip aşı olmamayı tercih eden insanlar mevcut. Tüm bunlardan sonra tabloya baktığımızda Sağlık Bakanlığı’nın aşı konusunda yarattığı kafa karışıklığının insanları aşıya mesafelendirdiği bir gerçek. Ancak Kürtçe, Türkçe dillerinde aşı konusunda halka inen bir bilgilendirme planının uygulanması halinde aşı oranlarının burada yükseleceği de büyük bir ihtimal olarak görülüyor.