Krizi krizle örtme oyununun son perdesi

Hukuka, demokrasinin kurumlarına, normlara tekme atarak kendilerini halklarının vazgeçilmez kurtarıcısı olarak konumlandıran ve hem iç hem dış politikayı güç üzerinden okuyan ve sadece güçlü olanın haklı olacağına inanan tek adamların pervasız yönetimleri her zaman bir ülkeyi A’dan Z’ye dağıtır. 

Güç, merkezileşerek tek elde toplandıkça, gücü ancak daha çok güce yaslanarak  el tutma iştahı artıyor ve güç merkezileştikçe kurumsal yıkım başlıyor. Haliyle şeffaflık da, hesap verebilirlik de, öngörülebilirlik de azalıyor. 

Mesela korona salgını başladığından bugüne kadar hükümet 230 milyar lira civarında destek paketi açıklamış. Bu destekler nereye harcandı bilmiyoruz... Oysa sadece Haziran ayında 7200’in üzerinde işyeri kapanmış. İkinci çeyrekte sanayi sektörü yüzde 17, hizmetler sektörü yüzde 25 daralmış. Sonuç artan işsizlik ve yoksulluk ve ne işte ne de eğitimde olan gençlerin sayısındaki tırmanış.

Ne yazık ki, ekonomiden iç ve dış barışımız kadar hemen her alanda müthiş bir dağılma yaşıyoruz. Yıllardır bugünlerin geleceğini haykıran iktisatçılar, sosyal bilimciler, dış politika uzmanları, aydınlar seslerini kimseye duyuramadıkları gibi düşman ilan edildi, tehdit edildi, hatta hapsedildi. Tıpkı bugün korona salgınına karşı uyaran doktorların, sağlıkçıların seslerinin bastırıldığı gibi onların da sesi bastırıldı. 

Krizi krizle örtme, gerçekleri hamasetle sıvama ve sorunları çözmeden çürütme politikasının sonuna geldik. Ama iktidar halen bunu inkar etmeye ve gerçeklerin duyulmasını engellemeye devam ediyor. Dün savunma hakkı kutsaldır diyen avukatlar tehdit ediliyordu.  Bugün Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Türk Tabipleri Birliği tehdit ediliyor.

Anayasaya göre temel hak ve özgürlükleri, devleti hukuk kuralları içinde tutarak korumakla yükümlü olan İçişleri Bakanı, Anayasa’yı yorumlamakta tek yetki sahibi olan Anayasa Mahkemesi’nin beğenmediği kararlarına karşı, distopyayı da aşan bir çıkış yaparak, AYM Başkanı’nın işe bisikletle ya da koruması olmaksızın gidemeyeceğini söyleyebiliyor. Dinçer Demirkent, haklı olarak, Mahkeme Başkanı’nı korumakla görevli kolluğun bağlı olduğu bakanın Anayasa’nın- kendine engel olduğunu söylediğini vurgulayarak, “suçların ve cezaların kanuniliği ilkesine uyulmamasını, bakanlığın belirleyeceği güvenlik soruşturması kriterlerinin Anayasa’dan üstün olması gerektiğini savunduğuna” dikkat çekiyor.

Tam bu darbeyi sindirmeye çalışırken, iktidarın taşıyıcı ortağı olan, ama müdahaleleriyle “asıl iktidar benim, AKP sadece kullanışlı bir araçtır”  diyen MHP’nin başının, korona salgını karşısında kontrolü kaybeden iktidarlarını korumak için, gerçeği söyleyen Türk Tabipleri Birliği’nin kapatılmasını ve yöneticileri hakkında yargı sürecinin başlatılmasını istediği açıklama yakıcı gündemimizde yerini aldı. 

Kamusal alanı ve siyaseti iktidar dışında herkese ve her görüşe kapatmayı öncelikli gören bu anlayışın istediğini yapmak için ellerindeki tüm araçları hukukun dışına çıkarak kullanacaklarını uzun süredir biliyoruz. KHK’lar ile yüzbinlerce insanın sivil ölüme mahkum edilmesinden kayyım atamalarıyla oy hakkının yok sayılmasına, seçilmişlerin tutuklanmasından baroları parçalayarak savunma hakkının gasp edilmesine kadar uzanan anti-hukuk süreci de böyle başlamıştı. Bazen işaret fişeğini Bahçeli, bazen Erdoğan bazen de etkili ve yetkili tayin edilen kişiler  ateşledi hep. 

İşin kötüsü hesap vermemek için kuralları, normları, verileri tarumar eden tek adam yönetimi hem içeride hem dışarıda tüm kontrolü kaybetmiş görünüyor. Derinleşen siyasi krizi, kaçınılmaz ekonomik çöküşü perdelemek ve başarı ilüzyonunu sürdürmek için de, ülkenin maddi manevi tüm değerlerini, birikimini, enerjisini ve umudunu tüketerek, çıkış stratejisi olmayan ve düşmanlarını çoğaltan bir güç oyunu kurguluyor sürekli. 

Krizi krizle örtme oyununun sonu geldi. 

Dışarıda izlediği ‘askeri sahaya sürerek masada yer kapma’ dedikleri dünyanın en maliyetli dış politikasıyla, Doğu Akdeniz tarihinde nerdeyse hemen her ülkeyi kendisine karşı bir kampta birleştirmeyi başaran, 100’den fazla savaş gemisiyle Mavi Vatan doktrini diyerek tarihin en büyük deniz tatbikatını yapmaktan bahseden ve “elimizden bir kaza çıkmaz, gereğini yaparız” tehdidinden ‘önkoşulsuz görüşmeye hazırız, zaten hep diplomasi ve uzlaşma istiyoruz’a çark eden bir çizgiye çekilen, bu arada Avrupa ve bölge jeopolitiğinden kendi kendini dışlayan, elinde navtex ilan etmekten başka araç bırakmayan tek adam yönetimi, “yerli-milli” söylemiyle, muhalefeti “milli güvenlik sorunu” olarak tarif ederek, iktidarın devamını seçmen iradesinin dışına taşıyan bir vesayet üretmişse de, henüz toplumsal desteğe ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle gücünü herkese kabul ettirme telaşıyla hareket ediyor. Soylu’nun çıkışları da Bahçeli’nin tehditleri de bu yüzden...

İçeride ekonomi dikiş tutmuyor. İşsizlik ve yoksulluk büyüyor. Türk lirasındaki düşüş engellenemiyor.  Çözmeden bazılarını çürümeye bıraktığımız, bazılarını geleceğe ertelediğimiz sorunlarımız bir bir patlıyor. Krizin derinleştiğini gören ama patlamanın zamanını öngöremeyen yabancılar ülkeden, yerliler de piyasadan kaçıyor. Kredi pompalanması da artık işe yaramıyor.

Bu yılın ikinci çeyreğinde yurtiçi kredi hacminin 13 haftalık ortalaması bir yıl öncesine göre yüzde 22,8 artmasına karşın, cari fiyatlarla GSYH sadece yüzde 1,3 artmış. Cari fiyatlarla yatırımlardaki artış da yüzde 9,6 ile, kredi hacmindeki artış oranının yarısından bile düşük kalmış. Kredi kartı ve tüketici kredisi hacmindeki yüzde 26,1’lik artışa karşın, hane halkı tüketimi ise cari fiyatlarla sadece yüzde 1,9 artmış.

Erdoğan ve Bahçeli iktidarı, gücünü muhalefete kabul ettirebildiği ölçüde başarılı olacaklarını biliyorlar ve ne yazık ki muhalefet de bu tuzağa düşüyor. Muhalefet, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin ‘yerli-milli’ parantezine dahil olmak için tek adam yönetiminin irrasyonel dış politika ataklarına destek vermekle kalmıyor, Türkiye’nin başta yoksulluk, işsizlik, adaletsizlik, eşitsizlik, çığırından çıkan korona salgını, kapıda bekleyen ödemeler dengesi krizi, toplumsal çöküş gibi hemen bütün asıl sorunlarının sandığa kilitlenip, çözülmeden dehlize gömülmesine izin veriyor.

Ayarı kaçmış hamaset ve milliyetçilik sadece tek adam yönetimine değil, muhalefete de tatmin sağlıyor. Sorunların çözümünde ve çözüm yöntemlerinde ortaklaşmak yerine muhalif kalmanın cazibesi, güven oluşturmak yerine algı yaratmanın kolaycılığı aklı ve vicdanı tüketerek toplumu çaresizliğe mahkum ediyor. 

Toplum her şeyin farkında. Karamsar. Toplumun 2/3’ü geleceğin daha kötü olacağını bekliyor ve ekonomi yönetimine güven yok. Yeditepe Üniversitesi ve MAK Danışmanlık iş birliği ile gerçekleştirilen en kapsamlı ‘Gençlik Araştırması‘na göre 18-29 yaş grubu arasında gençlerin yüzde 76'sı daha iyi bir gelecek için yurt dışında yaşamak istiyor. Her iki gençten biri mutlu olmadığını ifade ederken, yüzde 77'si torpilin yetenekten daha etkili olduğuna inanıyor ve gençliğin yüzde 86’sı borçlu.

Muhalefet bu kötümserliği bir umuda dönüştürmek yerine, göreceksiniz işler daha da kötü olacak beklentisini otomatik olarak seçmeni kendi tarafına çekecek bir neden olarak görüyor ve bekliyor...bekliyor...

Oysa tüm göstergelerde belirgin bir bozulma  var. Orta gelir tuzağından çıkamayan Türkiye, yoksulluk tuzağına hapsolmanın eşiğinde. IMF’den Dünya Bankası’na, Fitch’den Moody’s’e kadar tüm kurumların Türkiye öngörüleri fevkalade karamsar. Türkiye her yayınlanan uluslararası raporda en kötü, en kırılgan, en öngörülmez grubunun değişmez üyesi son yıllarda. 

Mesela dünya ekonomik risk haritasında Türkiye, en kötünün bir tık altı olarak yer alıyor. Bu, New York Life Investment ve Visual Capitalist'in Korona Salgını sonrası dünyadaki 241 ülkeyi içeren bir makroekonomik risk ölçme ve değerlendirme çalışması. Araştırma, iflas, temerrüt ve uluslararası tahkime gitme bağlamında borç geri ödeme kapasitesi açısından Türkiye'nin oldukça yüksek bir riske sahip olduğunu vurguluyor. Moody’s’in 11 Eylül’de kredi notumuzu B2 seviyesine düşürmesi de bunu doğruluyor. Yani Türkiye yatırım yapılamaz seviyesinde. 

Moody’s Türkiye'nin notunu, tarihinin en düşüğüne çekerken, “yatırım yapılabilir” seviyenin de 5 kademe altına indirdi. Bu, ekonomik krizin bir kırılma noktasına yaklaştığını söylüyor bize. Tabii bunun topluma yansıması daha çok işsizlik ve daha derin yoksulluktur. Ve ekonomimiz ‘pik’ yaptı algısına yüklenerek bunu saklamak neredeyse imkansız artık...

Güvenlik devleti olmanın ve dış politikada sonu belli olmayan maceralara kalkışmanın ekonomiye maliyeti katlanarak büyüyor. Özellikle dışarıda hedefi belli olmayan ve askere yaslanan bir dış politikanın besleyerek büyüttüğü çoklu krizden kendi imkan ve becerimizle çıkma seçeneğimiz de yavaş yavaş gündem dışına çıkıyor. Umarım ektiğimiz rüzgar bize fırtına olarak dönmez.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.