Dış siyasette halet-i ruhiye

Malum, tarih iki kez belirir demişti rahmetli Marks, önce trajedi sonra fars olarak.

Türkiye’nin dış dünya ile ne yapmak istediğini anlamaya çalışırken aklıma şu geldi: Çok yanlı bir siyaset yapma çabasının trajik-komik versiyonunu yaşıyoruz. Bu hayal dünyasının teorik temeli Stratejik Derinlik kitabında bulunabilir. Bu tür stratejileri düşünebilmek için belli bir eğitim standardı gerekirdi ve bunu 2000’li yıllarda A. Davutoğlu sağladı.

Kitapta (Tarihi Arkaplan bölümünde) dolaylı yoldan Cumhuriyet döneminin dış politikası eleştiriliyor ve açıkça II. Abdülhamit’in çok yanlı ve dış Müslümanları kullanan “sınır-ötesi” siyaseti övülüyor. Ortadoğu, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Balkanlar’da etki alanları oluşturmanın ve bu yerlerdeki Osmanlı “bakiyesinin diplomatik ve askeri anlamda kullanılmasının” gereği savunulmakta.

Kitapta “atak politika” ve “iç kamuoyunu bu yönde etkileyecek bir sosyo politik kültür meşrutiyeti” oluşturulmalıdır denmekte. Bu sözler Türkiye’de uzun bir süre tekrarlandı, çok beğenildi ve uygulanmasına da çalışıldı ve günümüzde de uygulanıyor. Ancak Osmanlı uygulamalarının karikatürünü ve farsını yaşıyoruz.

Son dönem Osmanlı hükümetleri gerçekten çok yanlı bir denge siyaseti uygulamışlardı. Ama bunu düşman kazanarak, tansiyonu yükselterek değil, konjonktüre göre müttefik kazanmaya çalışarak yaptılar. Her zaman da yanlarında “dostları” olmuştu.

Örnekler pek çoktur. Fransa (Batı Yunanistan’daki) Yedi Adalar’ı ele geçirince Osmanlı ve Rus donanması ortak bir girişimle bu adaları geri alabildi (1799).

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır ordusu İstanbul’u tehdit edince Ruslardan yardım istendi, 1833'da Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı ve Rus donanması İstanbul'a gelip Büyükdere'de demir attı. Tehlike atlatıldı.

1853- 1856 tarihleri arasındaki Rusya tehdit oluşturunca bu kez Birleşik Krallık ve Fransa Osmanlı Devletinin yanında Kırım’da savaştı. Savaş, müttefik güçlerinin zaferiyle sonuçlandı. Hatta bu savaşta Yunanistan, Osmanlı’ya karşı olduğu için Fransa Pire’ye asker çıkardı ve Yunanistan’ı ablukaya aldı.

Mustafa Kemal de Batı’nın güçlerine karşı yeni kurulan Sovyet Birliği’nin silah ve para yardımından yararlandı. (Bütün bunlar dünyanın her zaman Türkler’e karşı olduğu inancının da milliyetçi bir mitos olduğunu gösteriyor ama konumuz bu değil!)

II. Abdülhamit’in İslamcı dış politikası semere vermişti; oysa bugün Arap Birliği düşmanların safında.

Yani Osmanlı’nın çok yanlı siyaseti bir ittifaklar mantığı üzerinde kurulmuştu. Denecek ki, bu “yardımlar” sevgiden değildi, yardım eden ülkelerin çıkarlarını gözetirdi. Aynen öyledir. Zaten diplomasinin amacı da budur: Başka ülkelerle çıkar birliğini sağlayarak yol almaktır. 

Günümüzde tabii ki konjonktür aynı değildir. Hem Türkiye daha güçlüdür hem de “toprak kaybı” temel kaygı değildir. Dünyada yeni ittifaklar ve bölgesel yeni dengeler oluşmuştur. Ama çıkarlar ve ittifaklar bugün de vardır ve bunlar yol gösterici olmalıdır.

Oysa bugünkü dış ilişkileri planlayanlar bir aldatmaca içindedir. Nedeni, geçmişi yanlış değerlendirmeleri ve bugün yaşanan durumu okuyamamalarıdır. Sözde gerçekçi ve çok yanlı bir siyaset izlemektedirler. Kritik düşünce olmayınca insanlar kendilerini ezbere ve yakıştırmalara kaptırabilir.

Çok yanlı politikalar ve dengelerin gözetilmesi yararlıdır, doğal olarak. Ama bu, yarını da göz önüne alarak ve ülkelerle, bir biri ardında, düşmanlık, kin, küfür, saldırganlık ve güvensizlik ilişkilerini öne çıkarmadan yapılmalı. Bugünkü düşman yarının dostu olabilir, ama bugün küfredilen yarın dost görünse bile duymuş olduklarını hiçbir zaman unutmayacaktır.

İnsanlar – ve devlet yöneticileri de insandır! - yalnız çıkarlarını düşünen “mantık makineleri” değillerdir. Duygusal varlıklardır. Önce birine, kifayetsiz, ırkçı, sömürücü, cani, soykırımcı, akılsız, zavallı, ezdik yine ezeriz, fethettik yeniden ederiz, bedelini ağır ödersin, vb. dedikten sonra, ticaret ilişkileri yoluyla (yani para karşılığı) onunla “dost” olunacağı sananlar varsa bir aldatmacanın içindedirler demektir.

Saldırgan söylem ve küfürler zamanla yok olmaz, unutulmaz. İnsanlar -devlet yöneticileri de olsa-  bu denli “pişkin” değildir. En azından bir kesimin hafızası normal çalışır. Birileri kendilerini pragmatik (yani pişkin) görebilir ama bu herkesin öyle olduğu anlamına gelmez. İlk sarsıntıda, duydukları o kötü sözler ön plana çıkar, bilinçaltlarında dürtü olarak çalışır.

Sonra da “bütün dünya neden bize karşıdır?” tartışmaları başlar. Bu yanlış dış siyasetin arka planında bilgisizlik yatar. Bu gidişin bir yanında diplomasinin inceliklerini, tarihin öğrettiklerini, siyaset biliminin ilkelerini bilmemek bulunur, öte yanında ve daha önemlisi insan doğasını anlamamak vardır. Buna empati eksikliği de derler: Ötekini anlamamak.

“Dünya bize neden karşıdır” konusunda söylenenler ve yazılanlar üzücü, ama daha önemlisi ortaya serdiği bilgisizlikle ürkütücüdür. Genellikle karşı taraf için hep aynı şey söylenmekte. “Biz haklı olduğumuza göre…” deyip başkalarının gerçek veya hayali sakatlıkları sıralanır.

Bu halet-i ruhiye ile tabii ki işler düzelmeyecek. İnsan aynaya bakamıyorsa alnındaki karayı da göremez. Dünya Türkiye’ye karşı sesini yükselttikçe Türkiye’de komplo teorileri daha da artacak: Kıskanıyorlar, herkes her zaman bize karşı olmuştur zaten, “bunlara” güven olmaz… Bu yorumlar kişiyi rahatlatan, milli egosunu şişiren bir aldatmacadır: Bizim sorumluluğumuz yoktur halet-i ruhiyesi.

(“Psikoloji” veya “ruh hali” terimlerini kullanmak istemedim; eskilere bağlı “halet-i ruhiye” daha yakışık!)


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.